19 Haziran 2025 Perşembe

Anlattığın, Karşındakinin Anladığı Kadardır

“Toplum beni anlamadı.”

Bu cümleyi çok kez duymuşuzdur. Van Gogh’tan Kafka’ya, zamanında değeri bilinmemiş pek çok sanatçının ortak feryadıdır bu. Sanatçının anlaşılmaması, çoğu zaman toplumun henüz o düşünsel, estetik ya da duygusal düzeye ulaşamamış olmasından kaynaklanır. Yani zaman, mekan ve zihin düzeyi henüz denk düşmemiştir.

Ama biz ekonomistler, finansçılar, veri analistleri için durum böyle değil. Bizim derdimiz genellikle toplumun henüz hazır olmaması değil, bizim yeterince açık anlatamıyor oluşumuz. Toplumun seviyesinin altına inmek değil mesele. Tam tersine, anlatmak istediğimizi, derinliğini koruyarak sadeleştirebilmek. Yoksa elimizdeki bilgi sadece bizde kalıyor, karşıya geçemiyor. Ve bu durumda suçlu olan toplum değil, biziz.

Bazen bir grafik görüyorum. Renk renk çizgiler, karmaşık eksenler, içinde kaybolduğum 8-9 farklı veri seti... Bir süre bakıyorum anlamakta zorlanıyorum. Sonra düşünüyorum: Belki bu grafiği hazırlayan kişi için her şey çok açık. Kendi kafasında kurduğu yapıda, her bir çizgi bir şey anlatıyor. Ama ben o kafanın içinde değilim. Dolayısıyla bu verilerin ne demek istediğini belki de tam anlayamıyorum.

Bir hocam şöyle derdi:

“Senin kafanda her şey anlamlı olabilir ama ben senin kafanın içinde değilim.”  Bu cümle, iletişimin özünü o kadar güzel özetliyor ki...

Bilmek Yetmiyor, Aktarabilmek Gerek

Sadece bir şeyi bilmek, onu başkalarına anlatabilmek anlamına gelmiyor. Bilgi, karşıya geçmediği sürece gerçek anlamına ulaşamıyor. Aktarmak, anlatmak ve en önemlisi anlatılanın anlaşılmasını sağlamak, bilgi kadar kıymetli. İşte tam da bu yüzden, iletişimin özü basitleştirmekte yatıyor.

Ama burada çok önemli bir ayrım var:

Basitleştirmek, içeriği yüzeyselleştirmek değildir. Sade anlatmak, mesajı boşaltmak ya da onu popüler kültür seviyesine çekmek değildir. Aksine, bir konuyu sade bir dille anlatabiliyorsak, o konuyu gerçekten anladığımızı gösterir. Çünkü ancak özü kavrayan kişi, gereksiz süslemeler olmadan, doğrudan anlatabilir.

Einstein da boşuna dememiş: “Bir şeyi basitçe anlatamıyorsan, yeterince iyi anlamamışsındır.”

Ekonomistlerin ve Finansçıların Sınavı

Sahada karşılaştığım en büyük sorunlardan biri şu: Ekonomi ve finans alanında yapılan birçok analiz, “genel geçer bilgiler” veya “genel kültür bilgisi” gibi algılanıyor. Oysa biz sahada gerçek sorunlara çözüm üretmeye çalışıyoruz. Ancak anlatım dili o kadar kapalı, o kadar teknik ve karmaşık ki, etki alanı daralıyor. Okuyucu anlamadığı şeyi sahiplenmiyor.

Halbuki biz daha açık, daha anlaşılır ve daha yalın raporlar yazmalıyız. Ama bu, içeriği basitleştirip “hafifletmek” değil; tam tersine, onu özünden koparmadan anlaşılır kılmaktır.  Karmaşıklığı azaltmak, etkisizleştirmek değil; bilginin etkisini artırmaktır. Herkesin okuyabileceği, anlayabileceği ama aynı zamanda derinliği olan metinler üretmek zorundayız. Çünkü bizim işimiz sadece analiz etmek değil, aynı zamanda anlattığımız şeyin anlaşılmasını sağlamak.

Sonuç: Anlaşılmak İçin Sadeleş

İyi analiz sadece veriye değil, anlatıma da dayanır. Bu yüzden, ekonomistlerin ve finansçıların daha sade, daha açık ve daha empatik bir dille konuşmaları, yazmaları gerekiyor. Çünkü anlatmak, ancak anlaşılırsa değerli.

Ve unutmayalım: Anlattığın şey, karşındakinin anladığı kadardır.

11 Haziran 2025 Çarşamba

Raporlar Hazırlanıyor, Kimse Okumuyor: Türkiye’de Analizin Boşluğu ve Araştırma Merkezleri Gerçeği

İşim gereği her gün en az 15-20 rapora göz gezdiriyorum. 2-3 sayfalık bültenleri, politika notlarını ya da sektör analizlerini ise saymak mümkün değil. Ancak bu yoğun rapor trafiğinde dikkat çeken tek bir ortak nokta var: Türkçe nitelikli çalışma bulmakta zorlanmak..

Türkiye’deki popüler kültür virüsü maalesef ekonomi ve araştırma dünyasını da sarmış durumda. Ve bu durumun merkezinde ne yazık ki vasatlık, daha doğrusu metodolojik bir yetersizlik yatıyor. Sosyal bilimlerde, doğrudan ispatlama kolay değildir; bu yüzden ya matematiksel modeller kurarız ya saha araştırmaları yaparız ya da bütüncül bir veri analizi geliştiririz.

Ancak birçok çalışmada en popüler, en "trend" yöntemin tercih edildiğini görüyoruz. Özellikle makine öğrenmesi gibi konulara ilgi var ama çoğu zaman bu çalışmalar ekonometrik temelden uzak, çok temel hatalar içerir ve çoğu zaman neyin neden yapıldığı belirsizdir — sadece yapılmış olmak için yapılır.

Saha araştırmaları ise bambaşka bir disiplin. Sadece anket yapmak yetmez; soruların hazırlanması, ölçeklerin belirlenmesi, istatistiksel analiz ve yorum süreci başlı başına bir uzmanlık işidir. Türkiye'deki saha çalışmalarının büyük bölümü ise bu süreci bilimsel düzeyde yürütemediği için yalnızca kamuoyu eğilimi ölçmeye yarar hale geliyor.

Veri analizi ise belki de en zorlu alan. Çünkü yalnızca istatistiksel bilgi değil; sezgi, örüntü tanıma yeteneği, öngörü ve analitik disiplin gerektirir. Ne yazık ki birçok analiz çalışması yalnızca verilerin görselleştirilmesinden ibaret kalıyor. Ortada analiz yok, sadece “veri kusması” var — grafik üstüne grafik, tablo üstüne tablo... Bağlantı kurulmadan, neden-sonuç ilişkileri inşa edilmeden, içgörü üretmeden.

Nitelikli bir araştırmanın olmazsa olmazları vardır: amaç, kapsam, motivasyon, özgünlük, yöntem, hipotez ve sonuç. Ancak ülkemizde birçok çalışmada bu temel unsurlar arasında hiçbir tutarlılık göremiyoruz. Başlıkla içerik uyuşmuyor. Hipotez eksik ya da yanlış. Sınama yöntemi ya yok ya da alakasız. “Analiz” var deniyor ama bulgu yok, sonuç yok.

Bir Örnek Olarak Yeni Bir Rapor: Biçim Var, İçerik Yok

Finera olarak Türkiye'deki sığınmacıların ekonomiye ve istihdam piyasasına etkilerini inceleyen bir araştırma projesi başlattık. Literatürü tararken güçlü bir ticaret odasının kurduğu bir “Araştırma Merkezi’nin aynı konuda bir rapor yayımladığını gördük: “Göçmen İşgücünün Ekonomik Etkileri: Türkiye’de İstihdam, Büyüme ve Politika Önerileri”

Rapor ilk bakışta etkileyici görünüyor. Sayfalarca başlık, teorik çerçeve, kavramsal ayrım, literatür özeti... Ancak okumaya başladığınızda şunu fark ediyorsunuz: bu bir analiz değil, bir metin kolajı. Ne bir saha araştırması yapılmış ne bir ekonometrik yöntem kullanılmış. Sadece makro düzeyde genel veriler bir araya getirilmiş ve grafikleştirilmiş.

Ancak en büyük sorun, bu verilerden bir örüntü çıkarılmamış olması. Grafikler alt alta sıralanmış ama aralarında bir ilişki kurulmamış. Veri yorumlanmamış, içgörü üretilmemiş. “Veri analizi yapılmış” deniliyor ama ortada analiz değil, sadece şekilsel bir sunum var.

Politika Önerileri: En Sorunlu Alan

Rapordaki “Politika Önerileri” bölümü ise belki de en zayıf halka. Çünkü raporun içeriği boş. Boş bir içeriğin sonunda doğal olarak bir bulgu da yok. Bulgu olmayınca da önerilecek bir şey kalmıyor. O bölümde yer alan klasik, klişe cümleler dışında somut hiçbir şey yok: Ne ekonomik fizibilite, ne etki analizi, ne uygulanabilirlik değerlendirmesi...

Asıl Soru Hiç Sorulmuyor

Raporda, bültende ya da notta kullanılan yöntemler bir yana, asıl temel soru çoğu zaman sorulmuyor.

Bu çalışma ne işe yarayacak? Kime hitap edecek? Ne fayda sağlayacak?

Bu sorular sorulmadan hazırlanan her içerik, yalnızca “bir şey üretmiş olma” kaygısının sonucu. Ama bu yaklaşım yalnızca kaynak israfı yaratmıyor, aynı zamanda entelektüel kirlilik de oluşturuyor. Gerçekten fayda üretmeyen, karar vericiye yol göstermeyen, araştırmacıya ilham vermeyen hiçbir çalışmanın anlamı yok.

Sorun Sadece Bu Rapor Değil

Bu durum tek bir merkeze özgü değil. Türkiye’deki birçok kamuya bağlı araştırma merkezi, üniversite enstitüsü ve hatta bazı sivil toplum kuruluşları bu sorunu paylaşıyor. Araştırma üretimi adeta bürokratik bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. “Proje tamamlandı mı?”, “Rapor çıktı mı?” — asıl soru sorulmuyor: “Bu rapor bir karar alıcıyı etkiledi mi?”

Bilgi Kirliliği: Sayfa Sayısı = Kalite Yanılgısı

Yayımlanan bu tip raporlar aslında bilgi kirliliği yaratıyor. Kavramların bolca kullanılması analiz yapıldığı anlamına gelmiyor. Raporlar uzun ama anlamsız; kavramsal ama içi boş. Bu yüzden de gerçekten nitelikli analizler görünmez hale geliyor.

Ne Olmalıydı?

  • TÜİK mikro verisi kullanılarak sektörel ve bölgesel düzeyde göçmen-istihdam ilişkisi incelenebilirdi.
  • Panel zaman serisi modelleri ile göçmen varlığının bölgesel işgücü piyasalarına, ücret dinamiklerine ve kişi başı gelir düzeyine etkisi analiz edilebilirdi. Bu yöntemle zaman içi değişim ve bölgesel kırılmalar birlikte değerlendirilebilirdi.
  • Nitelikli bir saha araştırması tasarlanarak hem işverenler hem de göçmen çalışanlar özelinde işgücü entegrasyonu, kayıt dışılık, ücret farklılıkları ve sosyal uyum gibi alanlarda veri toplanabilirdi.
  • Politika önerileri, bu analizlerin bulgularına dayanarak kamu harcamaları, işgücü piyasası dengeleri ve ekonomik büyüme üzerindeki potansiyel etkiler ışığında uygulanabilir ve ölçülebilir bir çerçevede geliştirilebilirdi.

Sonuç: Analiz Değil, Taklit Üretiyoruz

Türkiye’deki araştırma merkezleri büyük potansiyele sahip. Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için ciddi bir değişim şart: Veriye dayalı çalışma, açık metodoloji, özgün öneriler ve eleştiriye açık bir akademik zemin. Aksi halde yayımlanan her rapor, entelektüel bir simülasyondan ibaret kalacak.

 

10 Haziran 2025 Salı

Enflasyonda En Kötüsü Geride mi Kaldı?

 

Geçtiğimiz hafta açıklanan mayıs ayı enflasyonu beklentilerin çok altında kaldı ve olumlu bir sürpriz yaptı. Bu oran sonrasında birçok ekonomist ve analist enflasyonda en kötüsünün geride kaldığını ve enflasyonun kademeli biçimde gerileyerek TCMB’nin yıl sonu hedefi olan %24’e gerileyebileceğini belirtti.

Ancak mevsimsellikten arındırılmış enflasyonun %2, çekirdek enflasyonun %2,43 olması önemli bir soru işareti. Verilerin alt kırılımına bakıldığında mayıs ayında gıda enflasyonunun %0,71 gerilediği ve bu durumunda enflasyonu önemli ölçüde aşağı çektiği anlaşılıyor. Giyim ve ayakkabı grubu, konut ve ulaştırma grubu enflasyonu yukarı çeken etkiler.


Yukarıdaki 6’lı grafik setinde genel TÜFE ve enflasyona en çok etki eden 5 ana harcama grubunun grafikleri gösteriliyor. IQR grafikleri 2010 yılı sonrası aylık verilerden oluşuyor. Grafiklerden görüldüğü üzere enflasyonun ivmesi aşağı yönlü.

Enflasyonda 4 değişken esas belirleyici olmaya devam edecek. Bunlar kur, enerji fiyatları, gıda fiyatları ve iç talep. Ancak eğitim ücretleri gibi dönemsel değişkenler, hizmet fiyatlarına yapılacak zamlar ve haberleşme kategorisine yılın ikinci yarısı için gelecek zamlarda kısmi etki oluşturacak.

TCMB yıl sonu hedefine ulaşmak için kalan aylar için ortalama %1,07 enflasyon açıklanması gerekiyor. Açıkçası aylık ortalama enflasyonun bu seviyelere gerileyeceğini düşünmüyoruz. TCMB açıkladığı enflasyonun ana eğilim göstergelerinin ortalaması da aylık %2 bandında. Enflasyon bu sınırın altına gerilese de yıl sonu enflasyonunun %30 bandında olması hala çok güçlü olasılık.

Bu koşullar altında henüz sevinmek için erken olduğunu, sıkı para politikasının güçlü biçimde sürmesi gerektiğini, ancak enflasyon ve politika faizi arasındaki makasın açılması nedeniyle kısmi bir gevşeme yaşanabileceğini düşünüyoruz.

1 Haziran 2025 Pazar

Anlatılar ve Sayılar, Süreçler ve Sonuçlar, Ölçme Yöntemleri: Büyüme Verisi Üzerine Bir Beyin Fırtınası

 

Anlatılar ve Sayılar

Geçtiğimiz Cuma günü Türkiye’nin 2025 yılı ilk çeyrek büyüme verisi açıklandı: Çeyreklik bazda %1, yıllık bazda %2. Rakam net, ama yorumlar çok çeşitli. Sosyal medyada ve ekonomi çevrelerinde patlayan analizleri izliyorum. Aynı veri, farklı yorumlar; aynı sayı, bambaşka anlatılar...

Aklıma Aswath Damodaran’ın Anlatılar ve Sayılar adlı kitabı geliyor. Damodaran’a göre sadece sayılar değil, bu sayıların nasıl hikayeleştirildiği de en az onlar kadar önemlidir.

Mesela Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'a göre Türkiye ekonomisi 17 çeyrektir kesintisiz büyüyor; bu bir başarı. Başka birçok ekonomiste göre ise ekonomi potansiyelinin altında bir performans sergiliyor, sanayi ve tarımda ciddi bir duraklama ya da gerileme var. Aynı durum ihracat verileri için de geçerli: Yıllıklandırılmış ihracat üç yıldır yatay seyrediyor. Kimilerine göre bu ciddi yapısal sorunların habercisi, kimilerine göre ise büyük bir dış ticaret başarısı.

Veriler değişmiyor, ama anlatılar değişiyor. Özellikle siyasi bakış açısı devreye girdiğinde bu farklılıklar daha da derinleşiyor.

Süreçler ve Sonuçlar

"Gibi" dizisinin bir sahnesinde Yılmaz karakteri, İlkan'a şöyle sesleniyor:

“Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte yoksun, sonuçlar üzerine konuşuyorsun. Sonuçlar üzerine herkes konuşur; sürece gel...”

Bu replik aslında birçok ekonomist için de geçerli bir eleştiri. Ne yazık ki ülkemizde ekonomi üzerine konuşan birçok kişi yalnızca sonuçlara odaklanıyor. Süreçleri analiz eden, neden-sonuç ilişkisini kuran, politika önerileri geliştiren, yapısal meseleleri dert edinen kişi sayısı çok az. Öne çıkanlar genellikle sosyal medyada ilgi çekmeyi amaçlayan, yüzeysel içeriklerle dikkat çeken "pop-ekonomistler".

Sanayi neden zayıf? Neden teknoloji üretemiyoruz? Yüksek katma değerli üretim neden gelişmiyor? Bu gibi süreçleri analiz eden pek çok nitelikli çalışma, ya görmezden geliniyor ya da görünürlük kazanamıyor.

Örneğin yıllardır tekrarlanan bir cümle var: "Yapısal reformlara ihtiyaç var." Peki nedir bu yapısal reformlar? Hukukun üstünlüğü, demokrasi, eğitim reformu gibi başlıklar elbette önemli; fakat bu başlıkları somutlaştıran, uygulanabilir politika seti öneren çalışma sayısı kaç?

Ölçme Yöntemleri ve Ekonomik Göstergeler

Eğitim alanında sıkça tartışılan bir konu vardır: "Ölçme araçları amaç haline geldiğinde sistemde neyin ölçüldüğü belirsizleşir." Sınavlar, projeler, ödevler öğrencinin bilgi düzeyini ölçmek için vardır; ama not, zamanla amaç haline gelir. Bugün birçok okulun tek hedefi YKS başarısı oldu. Bu durum eğitimde olduğu kadar ekonomide de geçerli.

Ekonomi %2 büyüdü. Ama hangi alanlar katkı verdi? Sanayi küçüldü mü, tarım geriledi mi? Ya da enflasyon %40 deniyor. Ancak alt kalemlerde temel ihtiyaç fiyatları yükselirken otomobil fiyatları gerilemiş olabilir. Kişi başına gelir 12 bin dolar diyoruz. 4 kişilik aileye 48 bin dolar düşüyor teorik olarak. Ama hayatında bu kadar parayı bir arada görmemiş milyonlar var.

Rakamlar, ölçüm araçlarıdır. Fakat biz ölçüm aracını amaç haline getiriyoruz.

Veri Frekansı ve Anlamlandırma Sorunu

Bir diğer önemli konu ise veri frekansı. Yani verinin ne sıklıkla açıklandığı. TCMB’nin bilanço verileri günlük, hisse senedi fiyatları anlıktır. Ama büyüme verileri üç ayda bir ve genellikle iki ay gecikmeli açıklanır. Üretim ve ciro endeksleri de benzer şekilde aylık ve gecikmelidir.

Şirketler için ihtiyaç duyulan veri frekansı çok daha yüksektir; hızlı kararlar, hızlı analiz gerektirir. Buna karşılık ekonomi politikaları daha düşük frekanslı, daha bütüncül verilere dayanır. Bu uyumsuzluk nasıl giderilir?

Cevabı süreçlerde aramalıyız. Sadece sonuçlara değil, nedenlere, dinamiklere odaklanmalıyız. Sahadan veri toplamalı, öncü göstergeleri etkin kullanmalı, düşük frekanslı verilerin geleceğini öngörebilecek modeller geliştirmeliyiz. Ve nihayetinde bu verileri anlamlandırabilecek, doğru anlatılar kurabilecek uzmanlara ihtiyacımız var.

Sonuç: Yeni Bir Ekonomik Anlatı Gerekli

Türkiye’de ekonomik analizlerin büyük bölümü ya uygulanabilirlikten uzak ya da pratik fayda sağlamayan teorik üretimlere dayanıyor. Gerçeklikten kopuk tezler, sahaya inemeyen akademik yaklaşımlar, pratikte karşılığı olmayan öneriler...

Sahaya indiğinizde reel sektörün çoğu zaman ekonomistleri “genel geçer, işe yaramaz söylemler üreten kişiler” olarak gördüğüne şahit oluyorsunuz. Bu algının değişmesi için, verilerle oynanmadan ama veriler arasında boğulmadan, süreçleri esas alan, uygulanabilir ve anlamlı projeksiyonlar sunan bir ekonomik yazına ihtiyaç var.

28 Mayıs 2025 Çarşamba

Türkiye'nin Temel Ekonomik Sorunu: Neden Çözemiyoruz?

Türkiye'de neden enflasyonu düşüremiyoruz, neden uluslararası markalar çıkaramıyoruz, neden uzun vadeli kalkınma ya da sanayi planları uygulayamıyoruz? Bu soruların cevapları genellikle kurumsal yönetim eksiklikleri veya modern tekniklerin yokluğu gibi Batı menşeli analizlerde aranır. Ancak bir üstadın dikkat çekici yorumu, bu sorunların kökenine dair daha derin bir bakış açısı sunuyor: Türkiye enflasyonist bir ülke. Yani kısa vadeli finansal kârlılığın had safhada olduğu bir ülke. Böyle bir ortamda kim uzun vadeli planlamaya yatırım yapar, para harcar ve değer yaratmaya uğraşır? Sonuçta amacımız finansal kârlılık değil mi? Evet, o halde…

Bu inanılmaz ama bir o kadar da çarpıcı bir gerçek. Peki neden yapamıyoruz? Neden enflasyonu düşüremiyor, sanayi planı yapamıyoruz? Neden sürekli hedef koyup bu hedeflere ulaşmak için en küçük çabayı sarf etmiyoruz?

Siyasetin Sermayeyi Şekillendirdiği Bir Ekonomi

Dünya genelinde sermayenin siyaseti şekillendirdiğini görürken, bizde siyasetin tamamen sermayeyi şekillendirmesi, bu sorunların temelini oluşturuyor. Bir hocamın ifadesiyle, ne kadar derin bir analiz! Bu nedenle, halkın ya da sermayenin düzen veya değişiklik talep etmesi mümkün görünmüyor. Genellikle toplumun belirli bir kesimi, doğrudan siyaset sayesinde varlık sahibi olabiliyor.

Ağbal sonrası dönemde %80’leri aşan enflasyona rağmen politika faizinin %10 gibi "komik" bir seviyede tutulması, bu durumun en bariz örneklerinden biriydi. Bu kadar negatif faizli bir ortamda, finansal kuruluşlar kredileri gönüllü vermese de, bu krediler hep kullanıldı. Çok ucuz, hatta bedava finansmanla büyük varlıklar elde edildi. Tabii ki herkes bu kredilerden faydalanamadı; ancak faydalananlar oldukça büyük avantaj sağladı. Sonraki dönemde bu politika ülkeyi çok zor duruma sokunca yüksek reel faiz dönemine geçildi, yani "acı reçete" başladı. Peki bu acı reçeteyi içenlerle, bir önceki dönemde büyük varlık sahibi olanlar aynı kişiler mi? Takdiri size bırakıyorum.

Bu örneği şunun için verdim: Türkiye’de ekonomi ve siyaset öyle bir durumda ki, kısa vadeli fırsat pencereleri yaratıp kapanıyor. Adeta bir "vole vurma" misali; çaba göstermeden, emek vermeden, kolay yoldan… Maalesef sistem buna izin veriyor çünkü sistem zaten bunun üzerine kurulu.

Adil Olmayan Bir Sistem ve Cezalandırılan Dürüstlük

İki örnek daha vererek konuyu bağlayalım: Bir şirketiniz var, son derece dürüst şekilde vergilerinizi günü gününe ödüyorsunuz, hatta bunun için zorlanıyorsunuz. Sonra bir gün bir vergi affı çıkıyor. Kendi vergisini, hatta başkasının ödediği KDV’yi bile ödemeyen şirketler bu aftan yararlanarak borçlarını düşük faizle taksitlendiriyor. Sonuç? Siz dürüstçe verginizi verirken, rakibiniz vergi vermeyerek oldukça ucuz bir finansman sağlamış oluyor. Cezalandırılıyorsunuz.

Ya da kendi halinizde yaşayan bir vatandaşsınız. Kiranızı ödüyor, kıt kanaat geçiniyorsunuz. Ancak etrafınızdaki insanlar orman tahrip ederek arsa çeviriyor, kamu arazilerine ev yapıyor. Siz bunun yanlış olduğunu düşündüğünüz için yapmıyorsunuz. Bir gün bakıyorsunuz ki devlet bir afla bu kişilere tapu dağıtmış. Siz hala kirada kıt kanaat geçinirken, dibinizdeki kişi bir anda milyoner oluvermiş.

Keşke bu örnekler istisna olsa. Ama maalesef, kuralların uygulandığı, uymayanların ceza aldığı ve bir ahlakın yerleştiği durumlar istisna haline geldi.

Yapısal Reform ve Toplumsal Bilinç İnşası

Kamu öncelikle ülke gerçekleriyle uyumlu bir tespit yapmalı. Hamasetle, olmayanı var, olanı yok göstermeye çalışmadan. Sonra bu gerçekliğin üzerine ulaşılabilir, bilimsel ve teşvik edici bir plan ortaya koymalı. Ve en önemlisi, bu planın, kuralın, kanunun ardında durarak gereğini yapmalı. İşte buna yapısal reform diyoruz.

Ne zaman bu cümleleri kursam, "olmaz, biz yapamayız, karakterimize ters" gibi yanıtlar alıyorum. Bir iktisatçı olarak hemen TCMB kanununu ve Bankacılık reformunu anlatıyorum ama nafile. Sonra son derece somut ve anlaşılır bir örnek veriyorum:

Bir zamanlar Türkiye’de kapalı alanda sigara içilmeyeceğini düşünmek hayaldi. Kamu kurumlarından tüm iş yerlerine, kafe ve restoranlara, kısacası akla gelen tüm kapalı alanlarda sigara içilebiliyordu. Devlet bir gün sigara yasağı getirdi, uymayan herkesin canına okudu. Öyle ki sanayideki atölyesinde sigara içen patrona bile ceza yazdı. Ve bu denetimi 1-2 yıl sürdürdü. Hatırlayan çok olacaktır; o dönemde insanlar kendi iş yerlerinde bile sigara içmez, kapının önüne çıkar olmuştu. Sonrasında devlet denetimi kademeli azalttı ve bıraktı. Bugün pek az istisna hariç kapalı alanda sigara içilmiyor. İçilmesi durumunda da içerdekiler rahatsız oluyor ve tepki gösteriyor. Neden peki? Mevcut düzenin ona yarattığı faydayı gördüğü için. Toplumda bu bilinç ve ahlak oluştuğu için.

Peki bu örnek ekonomide olamaz mı? Neden olmasın? Pek tabii ki olur. Peki neden olmuyor? Nedeni çok basit: Türkiye’de belli periyotlarda seçim yapılıyor ve toplum yalnızca bu dönemde siyaseti etkileyebiliyor, yani o kısacık 3-4 aylık dilimde. Bu dönemde de kimse enflasyon, ekonomi, yapısal reform falan demiyor. Ne diyor? Tapu, EYT, af, vergi affı, düşük faiz, ücret zammı vb. Çünkü bu zaman diliminde ancak bu adımlar somut olarak atılabiliyor.

Çözüm Yolları

Peki nasıl olur? Maalesef bu soruyu burada yanıtlayacak yerim yok, yanıtı da kısa değil. Ancak bu konuda yazdığım "Yapısal Reform Önerileri" isimli kitabımı kitap yurdundan (kitap linki) temin edebilirsiniz.

Dürüstlüğün ceza olmadığı bir Türkiye diliyorum.

 

25 Mayıs 2025 Pazar

Petrolün Geleceği

1. Suudi Arabistan’ın Değişen Rolü: Sermaye Veren Ülkeden Sermaye Arayana

Uzun yıllar boyunca petrol gelirleri sayesinde küresel finans sisteminde sermaye ihraç eden başlıca ülkelerden biri olan Suudi Arabistan, bugün farklı bir dönemece girmiş durumda. Bloomberg verilerine göre, 2025’in ilk çeyreğinde bütçesini dengeleyebilmek için ortalama 96 dolar, PIF’in taahhütleri dahil edildiğinde ise 113 dolar seviyesinde bir petrol fiyatına ihtiyaç duyuluyor. Ancak Brent petrol şu sıralar 65 dolar civarında, bu da Suudi mali dengesi için sürdürülebilir olmayan bir tabloyu ortaya koyuyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın önderliğindeki mega projeler (NEOM, spor organizasyonları, kültürel etkinlikler, küresel konferanslar) ciddi maliyetler doğuruyor. Ancak bu yatırımlar henüz istikrarlı nakit akışı sağlamadığı için, Suudi Arabistan artık net bir sermaye tüketicisi konumuna geldi.

2. Arz Kesintisi Artık Kolay Değil: Suudilerin Alışkanlıkları ve Jeopolitik Gerçeklik

Geçmişte OPEC ve özellikle Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını desteklemek için üretimi kısarak küresel arzı yönetebiliyordu. Ancak bugün:

·         ABD kaya petrolü üretimi çok daha esnek.

·         İran gibi ülkelerin potansiyel geri dönüşleri arzı artırabilir.

·         Suudi Arabistan’ın dev altyapı ve sosyal harcamaları nedeniyle gelir ihtiyacı yüksek, bu da gönüllü üretim kesintilerini zorlaştırıyor.

Kısacası, geçmişte arzı kısarak fiyatı yukarı taşıma alışkanlığı, bugünkü mali ve siyasi koşullarda kolay uygulanabilir değil. Suudi Arabistan gibi ülkeler artık yüksek üretim düzeyini korumaya mecbur.

3. Çin ve Elektrikli Kamyon Devrimi: Talebi Yapısal Olarak Düşürüyor

Petrolün kullanım alanlarına bakıldığında:

·         %64,5’i ulaşım (kara, hava, deniz),

·         %16,6’sı enerji dışı uygulamalar (petrokimya gibi),

·         Kalan kısmı sanayi, konut ve diğer alanlarda kullanılıyor.

Bu tablo, ulaşım sektörünün petrol talebinde merkezi bir rol oynadığını gösteriyor. Burada da Çin’de yaşanan dönüşüm oyunun kurallarını değiştiriyor:

·         Çin elektrikli otomobilde tam bir devrim yaşıyor. Kısa zamanda pazarın baskın çoğunluğu elektrikli olacak.

·         Çin, dünyanın en büyük ikinci kamyon pazarı. CATL gibi firmalar sayesinde batarya değişim istasyonlarıyla 5 dakikada batarya swap’ı mümkün hale geldi.

·         Bu teknoloji, ağır ticari araçların (kamyon, otobüs vb.) hızla elektrikliye geçmesini sağlıyor.

Birkaç yıl içinde Çin’de satılacak kamyonların yarısının elektrikli olması bekleniyor. Bu, sadece binek araçlarda değil, yük taşımacılığında da petrol talebini kökten azaltabilecek bir kırılma anı demek.

4. Sonuç: Petrol Kullanılacak, Ama Oyun Değişti

·         Petrol talebi sıfıra inmeyecek; havacılık, petrokimya, savunma gibi sektörler varlığını sürdürecek.

·         Ancak ulaşımda yaşanan dönüşüm, özellikle Çin öncülüğünde, talebi yapısal olarak aşağı çekiyor.

·         Diğer yandan Suudi Arabistan gibi üreticiler arzı kısamayacak kadar gelir bağımlısı hale geldi.

Bu dinamikler birleştiğinde, orta-uzun vadede petrol fiyatlarında yukarı yönlü baskının zayıflayacağı, aşağı yönlü baskının ise güçleneceği bir ortam oluşuyor. Fiyatlardaki yükselişler ancak ani jeopolitik veya arz kaynaklı şoklarla mümkün olabilir; bu da petrol piyasasının yeni bir denge arayışında olduğunu gösteriyor.


Yapay Zeka Yaratıcılığı Öldürüyor Mu?

Yapay zekâ, bir zamanlar hayalini kurduğumuz şeydi. Şimdi ise, elimizin altında. Çocuklar ödevlerini ona yaptırıyor, üniversite öğrencileri tezlerini yazdırıyor, veri bilimciler kodlarını onunla oluşturuyor. Bu teknolojik kolaylık baş döndürücü olabilir. Ama aynı zamanda şu soruyu sormadan geçemiyoruz: Bunca işi bir başkasına – ya da bir şeye – yaptırmak, bizi üretmekten uzaklaştırıyor mu?

Eskiden yaratmak, bir süreçti. Bir fikir kıvılcımı olurdu; onun peşinden gider, hata yapar, düzeltir, yeniden kurar, belki de bambaşka bir sonuca varırdık. Bugün, bu süreci birkaç kelimelik bir komuta indirgeyebiliyoruz. Yapay zekâ bir başlık öneriyor, sonra yazıyı tamamlıyor, sonra belki bir görsel çiziyor. Zihin daha çalışmadan, içerik çoktan hazır hale geliyor. Pratik mi? Evet. Ama yaratıcı mı?

Yapay zekâ, üretim sürecini hızlandırıyor; bu tartışmasız bir gerçek. Saatler sürecek bir metni dakikalar içinde önümüze koyabiliyor. Veri analizi, yazılım, tasarım… pek çok alanda bir yardımcı gibi çalışıyor. Ancak bir noktada bu yardımcılık, ana karaktere dönüşüyor. İnsan, fikir üretmektense, fikir alıcı konumuna geçiyor. Sorgulayan değil, onaylayan bir role bürünüyor.

İşin teknik tarafında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Birçok veri bilimci, artık yapay zekâya “şu modelin kodunu yazar mısın” diye soruyor. Kod geliyor, çalışıyor… Ama neden çalıştığı bilinmiyor. Hangi varsayıma göre yazıldığı, ne gibi sonuçlar doğurabileceği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Derin bilgi yerine yüzeysel çözüm öne çıkıyor. Bu da sadece üretimi değil, düşünme biçimini de etkiliyor.

Akademide ise durum daha da karmaşık. Yapay zekâ ile yazılan tezlerin sayısı her geçen gün artıyor. Metinler düzgün, dil akıcı… Ama özgünlük nerede? Akademik bilgi sadece doğru cümleler kurmak değildir. Problemi fark etmek, hipotez üretmek, araştırmak ve yeni bir katkı sunmaktır. Yapay zekâ bunları taklit edebilir, ama gerçekten yaratamaz. Eğer insanlar da sadece onu tekrar ederse, bir kısır döngü oluşur. Yapay zekâ kendi ürettiğinden öğrenmeye başlar; insan ise öğrenmeyi bırakır.

Bu dönüşüm, dünyada birçok alanda yaratıcı ortaklık şeklinde ilerliyor. Ancak Türkiye’de işler farklı yürüyor. Yapay zekâ çoğu zaman yaratıcı sürecin ortağı değil, üretimin yerine geçen bir “otomatik görevli” gibi kullanılıyor. Ortaokul öğrencisi bile ödevini ChatGPT’ye yazdırıyor; üniversite öğrencileri kaynakları okumadan tez teslim ediyor. Raporlar, sunumlar, analizler... Hepsi birbirine benziyor. Sorgulama yok, eleştiri yok, derinlik yok. Bu durum, teknolojinin yanlış anlaşılması kadar, eğitimin niteliğiyle de doğrudan bağlantılı.

Yapay zekâyı yasaklamanın ya da görmezden gelmenin bir çözüm olmadığını biliyoruz. Asıl mesele, onu nasıl kullandığımız. Yaratıcılığı öldürmeyen ama kolaylaştıran bir araç haline getirebiliriz. Bunun için çocuklara, gençlere, çalışanlara sadece “nasıl kullanılır”ı değil, “neden ve ne zaman kullanılır”ı da öğretmemiz gerekiyor. Teknolojiye yön verecek olan, hâlâ insan. Ama bu yönü belirleyebilmek için önce kendi zihinsel üretim irademize sahip çıkmalıyız.

Yapay zekâ, yaratıcı potansiyelimizi artırabilir. Ancak bu, ancak biz yaratmaktan vazgeçmezsek mümkün.