25 Mayıs 2025 Pazar
Yapay Zeka Yaratıcılığı Öldürüyor Mu?
27 Nisan 2025 Pazar
Öncü Göstergeler Ne Diyor? Ekonomi Nereye Gidiyor?
Finera olarak Türkiye Ekonomisine dair en önem verdiğimiz veri gruplarından birisi de öncü göstergelerdir. Her ne kadar anket yoluyla derlense de, TÜİK tarafından uzun süredir aynı metodoloji ile yürütülüyor olması, ekonominin tüm kesimlerine uygulanması ve birçok alt kırılımı olması bu veri grubunu bizim için hayati önemli kılıyor.
Şekil 1. Tüketici ve Reel Kesim Güven Endeks
Yukarıdaki grafikte tüketici ve reel kesim güven endekslerine ait grafik gösteriliyor. 100 değerinin nötr, 100 üzeri değerinin pozitif ve 100 altı değerin negatif olduğu endekslerde tüketici güveninin uzun süredir negatif bölgede olduğu görülüyor. Reel kesimde ise 2024 Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında negatif bölgeye inmiş sonrasında tekrar toparlanma göstermişti. Tüketici endeksinin alt kırılımlarını incelediğimizde yarı dayanıklı ve dayanıksız tüketim malları talebi dışında hiçbir verinin pozitif olmadığı anlaşılıyor. Reel kesimde ise ihracat siparişleri ve üretim hacmi pozitif seyrediyor. İstihdam, toplam sipariş ve genel gidişat görünümü ise bir hayli sorunlu alanlar.
Şekil 2. Perakende ve Hizmet Güven Endeksi
Hizmet ve perakende tarafında ise işler uzun süredir yolunda. Bunu 100 nötr değerinin hep üzerinde yer alan bileşik endeksten görüyoruz. Endeks alt kırılımlarını incelediğimizde ise üretimden, istihdama kadar birçok başlıkta beklentilerin pozitif olduğu göze çarpıyor.
Değerlendirme ve Geleceğe Dönük Sinyaller
Güven endeksleri analizimizde öne çıkan ilk unsur, 19 Mart siyasi krizinin tüm ekonomik kesimlerde beklentileri olumsuz etkilemesi. İmalat sanayinin, ekonominin temel dinamosu olmasına rağmen, mevcut beklentilerinin iyimser bir tablo çizmediği açıkça görülüyor. Kapasite kullanım oranları ve Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) verileri de bu görüşü destekler nitelikte. İhracat siparişleri ve üretim hacmi şu an için olumlu bir seyir izlese de, iç siparişler ve genel ekonomik gidişata dair endişeler devam ediyor.
Tüketici cephesinde ise beklentiler oldukça karamsar bir durumda. Tüketiciler, tasarruf eğilimleri, harcama iştahları, mevcut ekonomik durum değerlendirmeleri ve geleceğe yönelik maddi beklentileri açısından hiçbir olumlu sinyal vermiyor. Bu durum, iç talebin geleceği açısından önemli bir risk unsuru olarak değerlendirilebilir.
Ancak, hizmet ve ticaret sektörlerindeki beklentilerin "oldukça" pozitif olması dikkat çekici bir nokta. Bu sektörlerdeki tek olumsuz beklenti, yakın dönemde fiyatların artacağı yönünde (yani enflasyon beklentisi). Bunun dışında satışlar, siparişler ve istihdam gibi temel başlıklarda herhangi bir sorun öngörülmüyor. Bu durum, ekonominin bir dengesiz büyüme modeli sergilediğini işaret ediyor olabilir.
Sonuç: Kırılgan Denge ve Belirsizlikler
Öncü göstergelere bütüncül bir bakış açısıyla yaklaştığımızda ve elde ettiğimiz bulguları diğer analizlerimizle birleştirdiğimizde şu temel çıkarımlara ulaşıyoruz:
1. Ekonomi Üretim Dinamiklerini Kaybediyor: İmalat sanayindeki zayıf beklentiler ve diğer olumsuz göstergeler, ekonominin üretim odaklı büyüme potansiyelinde bir gerileme yaşandığına işaret ediyor. Buna karşılık, hizmet ve ticaret sektörlerindeki canlılık, ekonomik aktivitenin bu alanlar üzerinden sürdüğünü gösteriyor. Bu durum, uzun vadede sürdürülebilir bir büyüme modeli açısından soru işaretleri yaratmaktadır.
2. Tüketici Cephesinde Ayrışma Belirginleşiyor: Düşük tüketici güven endeksine rağmen hizmet ve perakende sektöründeki canlılık, tüketici harcamalarında belirgin bir ayrışmaya işaret ediyor. Yüksek gelir grubunun harcama eğilimini koruduğu, diğer gelir gruplarının ise ekonomik belirsizlikler nedeniyle daha temkinli davrandığı söylenebilir. Bu durum, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin ekonomik aktivite üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
3. 19 Mart Sonrası Beklentilerde Genel Bir Bozulma Yaşanmış: Siyasi gelişmelerin ekonomik aktörlerin beklentileri üzerindeki olumsuz etkisi net bir şekilde görülmektedir. Bu durum, ekonomik karar alma süreçlerinde belirsizlik algısının arttığını ve öngörülebilirliğin azaldığını göstermektedir.
Özetle, Türkiye ekonomisi öncü göstergeler ışığında kırılgan bir denge sergilemektedir. Üretim sektöründeki zayıflık ve tüketici güvenindeki düşüş, ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü riskler oluştururken, hizmet ve ticaret sektörlerindeki canlılık bu riskleri kısmen dengelemektedir. Ancak, 19 Mart sonrası yaşanan beklenti bozulması, ekonomik toparlanmanın önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. Önümüzdeki dönemde ekonomik politikaların bu kırılgan dengeyi nasıl yöneteceği ve beklentileri yeniden olumluya çevirip çeviremeyeceği kritik önem taşıyacaktır.
13 Nisan 2025 Pazar
Türk Sanayisinin Kırılganlığı
Giriş
Finera olarak, 19 Mart’taki siyasi krizin ardından Türkiye genelinde 50’ye
yakın sanayi şirketiyle görüşme fırsatı bulduk. Bu şirketler arasında savunma
sanayinden yedek parçaya, makineden plastiğe, tekstilden ana metale kadar pek
çok sektörden paydaşımız yer alıyor.
Trump döneminde
yaşanan yoğun belirsizlik ortamı ile 19 Mart sonrası borsada meydana gelen
çöküş ve finansal dengelerin bozulması, reel sektörde sanılandan çok daha derin
etkiler bırakmış durumda. Görüştüğümüz her şirket ve her sektörde üç temel
sorun öne çıkıyor:
- Maliyetler yüksek,
- Gelir artışı sınırlı,
- Çin’le rekabet edilemiyor.
Uzun süredir bu
sorunlara bültenlerimizde yer veriyoruz. Ancak son saha ziyaretlerimizde dikkat
çeken iki yeni gelişme öne çıktı:
Birincisi; büyük
hacimli iş yapan ya da aynı ürünü yıl içerisinde tekrar tekrar satan bazı
şirketlerin, üretimi geçici olarak azaltarak veya durdurarak talebi
toplulaştırdığı ve bu üretimi Çin’e kaydırmaya başladığı.
İkincisi ise; Çin’de daralan iç talep, ihracat kısıtları ve küresel
belirsizlikler nedeniyle birçok Çinli KOBİ zorluk yaşamaya başlamış durumda. Bu
süreçte bazı Türk şirketlerinin, zor durumda olan bu Çinli firmaları satın alma
veya ortaklık kurma yönünde adımlar attığını gözlemledik. Hatta döküm sektörü
gibi geleneksel sanayi alanlarında bile benzer hedeflerin konuşulduğuna şahit
olduk.
Elbette bu tablo
bizim açımızdan üzücü. Ancak şirketlerin finansal sürdürülebilirliklerini
koruyabilmek için bu tür adımları değerlendirmek zorunda kalmaları da bir
gerçek.
Uzun süredir
vurguladığımız üzere Türkiye’nin bir sanayi politikası (hatta herhangi bir
ekonomi politikası) bulunmuyor. Etkin bir sanayi politikası uygulamak içinde
Türkiye’de sanayi yapısını ve özelliklerini incelemek gerekiyor.
Türkiye’nin Mikro Ölçekli Sanayi Yapısı
İhracat Çeşitliliğine Etkisi
Yukarıda verilen
görselde de görüldüğü üzere, Türkiye hem ihracat yapılan ülke sayısı hem de
ihraç edilen ürün sayısı bakımından yüksek bir çeşitliliğe sahiptir. Bu durum,
mikro ölçekte üretim yapan firmaların farklı pazarlara özel ürünler üretebilme
kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Esnek üretim hatları ve düşük sabit
maliyetler, bu firmalara hızlı ürün döngüleri ve piyasa giriş esnekliği sunar.
Büyük
Ölçekli Üretim Yapıları
Buna karşın büyük
ölçekli üretim tesisleri, özellikle küresel şoklar, tedarik zinciri aksamaları
ve finansal dalgalanmalarda daha kırılgan hale gelmektedir. Ayrıca, büyük
tesislere parça veya hizmet sağlayan fason üreticiler, ana üreticinin
daralmasıyla birlikte ani talep kayıplarına maruz kalmaktadır. Bu da iş
güvencesizliği ve kapasite kullanım oranlarında dalgalanmalara yol açmaktadır.
Trump Tarifeleri ve 19 Mart Krizinin Sonuçları
Trump dönemiyle
başlayan gümrük tarifeleri ve 19 Mart siyasi krizinin şirketler üzerindeki
etkileri, oldukça farklı boyutlarda kendini göstermektedir. Özellikle finansal
kaldıraç oranı yüksek olan şirketlerin, Merkez Bankası'ndan (TCMB) beklediği
faiz indirimlerine büyük ölçüde bel bağladığı; ancak faiz indirimlerinin
ötelenmesinin bu şirketlerde ciddi tahribatlara yol açtığı gözlemlenmektedir.
Buna karşın, finansal yapısı güçlü olan şirketlerin en büyük temennisi, mevcut
belirsizlik ortamının 2026 yılına kadar uzamamasıdır. Görüştüğümüz neredeyse
tüm şirketler 2025 yılını “kayıp yıl” olarak değerlendirmektedir. Sadece
savunma sanayi şirketlerinin Avrupa’da önemli girişimlerde bulunduğu ve bu
sektörde 2025’e yönelik iyimser beklentilerin hâkim olduğu görülmektedir.
Döviz kuru konusu
ise bir diğer önemli sorun alanı olarak öne çıkmaktadır. Tüm paydaşlar, yüksek
enflasyonun kalıcılığına ve döviz kurunun enflasyonun oldukça gerisinde
kalmasına yönelik ciddi şikâyetler dile getirmektedir. Bu konuyu daha önce
kapsamlı biçimde ele aldığımız için burada tekrar detaylandırmıyoruz.
Trump
tarifelerinin Türkiye’ye fayda sağlayabileceğini düşünen tek sektör, savunma
sanayi gibi görünmektedir. Diğer birçok şirket ise üretimlerinin bir bölümünü
ya da tamamını Çin’e kaydırma eğilimindedir. Çin’de iç tüketimin azalması,
küresel ticaretin gerilemesi ve ABD tarifeleri nedeniyle önemli bir üretim
fazlası bulunuyor. Hatta bazı firmalar, Çin’de faaliyet gösteren şirketleri
satın alma yönünde ciddi planlar yapmaktadır.
Son olarak, grup
şirketlerinin hizmet ve ticaret sektörlerine daha fazla ağırlık vermeye
başladığını ve birçok sanayi şirketinin ürün çeşitliliğini azaltma yönünde
kararlar aldığını gözlemledik.
Tüm bu gelişmeler
birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de ihracat odaklı çalışan küçük ve orta
ölçekli işletmelerin (KOBİ’lerin), esnek üretim yapıları sayesinde görece daha
az sorun yaşayacağı öngörülmektedir. Ancak yüksek kapasiteli üretim yapan büyük
tesislerde, küresel konjonktürün ve Çin’in agresif üretim stratejilerinin ciddi
riskler doğurduğu açıktır.
8 Mart 2024 Cuma
Milletimizi Enflasyon Canavarına Ezdirmedik (Mi?)
Türkiye 90’lı yıllar boyunca
yüksek enflasyonla yaşamış ve bu yüksek enflasyonun olumsuz sonuçlarını her
alanda hissetmiş bir ülkeydi. 2001 krizi sonrasında uygulanan “Güçlü Ekonomiye
Geçiş” programı 2002 yılında iktidara gelen Ak Parti tarafından sahiplenildi ve
uzun süre kararlılıkla uygulandı. Bu program farklı alanlarda çeşitli makro
ekonomik sorunlar doğursa da enflasyonu düşürmede gerçekten başarılı olmuş ve
Türkiye enflasyonu 34 yılın ardından 2004 yılında tek haneye düşürmeyi
başarmıştı. Bu yıllarda ortaya çıkan ve hükümetin motto haline getirdiği
“milletimizi enflasyona ezdirmedik” cümlesi bir gerçekliğin ifadesiydi.
Ancak 2019 yılında hükümet
ekonomi bilim tarihinin en pahalı deneyi olan “faiz sebep enflasyon neticedir”
teorisini uygulamaya koydu. 2019 yerel seçimleri öncesi TCMB politika faizi
hızla düşürüldü ve piyasalara düşük faizli kredi pompalandı. Düşen faiz
nedeniyle mal ve döviz talebinde patlama yaşandı. Serbest piyasada kuru
sıçratacak olan döviz talebi TCMB rezervlerinden 130 milyar dolar satılmasıyla
karşılandı ve kurun artmaması sağlandı. Ancak rezervler tükenip talep
karşılanamaz hale gelince döviz kuru sıçradı. Döviz kurundaki sıçrama tüm ithal
malların fiyatını ve sanayi ve tarım üretiminde kullanılan girdi fiyatlarının
astronomik artmasına neden oldu. Nihai olarak talepteki ve kurdaki her artış
enflasyonda daha yüksek seviyeleri görmemize ve yeniden yüksek enflasyon
döneminin başlamasına neden oldu.
Enflasyonist ortama rağmen Cumhurbaşkanı
Erdoğan ve Ak Parti hükümeti bir zamanlar gerçeklik barındıran “milletimizi
enflasyona ezdirmedik” söylemini kullanmaya devam ediyor. Bu konudaki temel
gerekçe de enflasyon yüksek olsa da işçi ve memur maaşlarının enflasyonun
üzerinde artırıldığı iddiası. Peki bu iddia gerçek mi? TÜİK verilerine göre
gerçek. Aşağıdaki tabloda verildiği gibi, 2021 ocak ayındaki 100 TL 2023
sonundaki TÜİK’e göre 362 TL, İTO’ya göre 448 TL ENAG’a göre 972 TL ile
eşdeğer. Bu durumda TÜİK’e göre hem memurlar hem işçiler enflasyona ezilmek
şöyle dursun refah artışı yaşamışlar. Ancak İTO ve ENAG verilerine göre hem
işçi hem memur maaşları enflasyon karşısında erimiş durumda. Hatta ENAG’ın
ölçtüğü enflasyon verisine göre yaşanan refah kaybı inanılmaz.
|
2021 - 2023 3 Yıllık Değişim |
|
|
TÜİK’e Göre Enflasyon |
362 |
|
İTO’ya Göre Enflasyon |
448 |
|
ENAG’a Göre Enflasyon |
972 |
|
Memur Maaş Artışı |
386 |
|
Asgari Ücret Artışı |
403 |
Not:
2021 ocak ayı tüm değerler için 100 olarak alınmış en son 2023 aralık değerleri
hesaplanmıştır.
Yukarıda verilen sayıları
anlamlandırmak kısmen zor olabilir. Bu nedenle aşağıdaki iki grafikle bu
tabloyu netleştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Aşağıda 1. grafikte
yalnızca TÜİK ve İTO tarafından hesaplanan enflasyon gösterilirken 2. grafikte
ENAG tarafından hesaplanan enflasyon verileri de grafiğe eklenmiştir. Her iki
grafikte de memur maaşları temel alınmıştır.
Soldaki grafiği dikkatle
incelediğimizde TÜİK’e göre (açık mavi çizgi), memur maaşları dönem dönem
enflasyon karşısında erise de ocak ve temmuz aylarında yapılan zamlarla refahın
arttığını görüyoruz. Ancak İTO’ya göre (sarı çizgi) memur maaşlarının
çoğunlukla enflasyona karşı eridiğini ve 3 yıllık dönem içinde 2021 ocak
ayındaki alım gücünün yalnızca birkaç ay korunabildiğini görüyoruz. İTO
enflasyon verilerine göre her ne kadar ücretlerde erime olsa da bu erimenin
telafi edilebilir boyutta olduğunu gözlemliyoruz.
Memur maaşlarını ENAG tarafından
hesaplanan enflasyon verileriyle analiz ettiğimizde karşılaştığımız tablo
gerçekten ürkütücü. Sağdaki grafik incelendiğinde ücretlerin enflasyon
karşısında ezildiğini ve 2023 sonu itibarıyla, 2021 ocak ayındaki alım gücüne
erişmek için maaşlara %250 oranında zam yapılması gerektiği sonucu ortaya
çıkıyor. (Asgari ücret için yapılacak analiz memur maaşıyla aynı olduğu için
farklı bir grafikte gösterme ya da açıklama gereği duymadım.)
Son olarak aşağıda Erinç Yeldan
hocanın hazırlamış olduğu emeğin ve sermayenin milli gelirden aldığı paydaki
çeyreklik (3 aylık) değişimi veren grafiği görüyorsunuz. Kırmızı yani şeklin
üst kısmında her çeyrek payını artıran sermayeyi, alt kısımda ise her çeyrekte
milli gelirden aldığı pay düşen emeği görüyorsunuz. Erinç Yeldan hocanın
“timsah ağzı” diye tanımladığı bu durum ücretlinin payının sermaye tarafından
yutulduğunu ifade ediyor.
Sonuç olarak halkın hissettiği
fiili durum ve ücretlinin milli gelirden aldığı payın sürekli azalması en doğru
enflasyon verisinin ENAG tarafından açıklanan veri olduğunu gösteriyor sanki. İktidar
tarafından uzun yıllardır söylenen “milletimizi enflasyona ezdirmedik”
mottosunun faiz sebep enflasyon neticedir teorisinin uygulamaya koyulduğu
dönemden itibaren gerçekçi olmadığını ücretli kesimin enflasyon karşısında
inanılmaz fakirleştiğini söyleyebiliriz.
12 Aralık 2022 Pazartesi
Üniversiteli Gençlik Krizi
Ülkenin
içinde bulunduğu yoğun bunalım ve bohem, üzücü şekilde gençlerin sorunlarının
görmezden gelinmesine neden oluyor. Güçlü bir geleceğin inşası için üzerine
titrenmesi gerekirken gençler şamar oğlanı misali sürekli suçlanarak,
azarlanarak ve kategorize edilerek toplumdan soyutlanıyor.
Normal koşullarda, 18-25 yaş arasındaki gençlerimizin ya üniversitede olması ya
da çalışması gerek. Fakat TÜİK istatistiklerine göre 18-25 yaş arası gençlerin
%27'si ne işte ne okulda. Nasıl yani ne yapıyorlar peki? En iyi ihtimalle hiçbir şey!! Her evde en iyi
ihtimalle hiçbir şey yapmayan bir genç yok mu şu anda? Bu kişilerin neler
yaptıkları, nasıl bir bunalım geçirdikleri, madde bağımlılığına olan
yatkınlıkları vs. çok kapsamlı bir çalışma konusudur gerçekten. Ancak yazının
odak noktası gereği bu kısmın pas geçilmesi gerekiyor.
Bir
işte ya da okulda olan gençler, yani 18-25 yaş arası gençlerin 2/3’ü neler
yapıyor? Üniversiteli ya da yeni mezun gençlerin durumu nedir peki? Eğer ufacık
bir kulak verme fırsatı bulursanız; çığlıkları, haykırışları ve hayal
kırıklıklarını ürpererek duyabilirsiniz. Ve tüm bunların önce umutsuzluğa,
sonra da depresyona dönüşmesini, çok az bir dikkatle bile, görebilirsiniz. Biz üniversiteli gençlere kulak verelim.
Lise
son sınıfa geçmiş bir çocuğu ele alalım. Aileler çocukları potansiyelini
değerlendirsin ve iyi bir üniversiteye gitsin diye dershaneye gönderiyor
genelde. Peki bir dershanenin yıllık ücreti ne kadar? 15 ila 40 bin arasında
değişiyor. Evet evet yanlış duymadınız. Diyelim ki genç vasat bir dershaneye
gitti ve 20 bin lira ödendi. Ot gibi yaşayıp sadece dershaneye gidip gelse ve
yemek yese yıllık 10 bin lira da ek masrafı olur. Bu kaba hesabı şu yüzden
yapıyorum. Hali hazırda zar zor geçinen, fahiş kiraları ödemekte zorlanan,
evine yeterli gıdayı bulamayan aileler için, bir gence bir yılda fazladan 30 bin
lira para harcamak inanılmaz bir fedakarlık. Çünkü bir asgari ücretlinin yaklaşık 5,5
maaşı ediyor. Neredeyse yılın yarısı….
Bu
ağır ekonomik yük hem ailede hem öğrencide inanılmaz bir psikolojik baskı
oluşturuyor. Gençler genelde ilk buldukları üniversite bölümüne kapağı atıp
kurtulmayı tasarlıyorlar. Bir kısmı üniversitelere, bir kısmı bazı bölümleri
iyi olan üniversitemsilere kalan kısmı ise lise düzeyinde dahi eğitim sunmayan
berbat dört duvarlara kaydoluyor. Meslek yüksekokulları ve açık öğretimleri
saymıyorum bile.
Xxx
üniversitesi xxx bölümüne yerleştiniz ibaresini gördükten hemen sonra derin bir
düşünce başlıyor. Acaba nerede kalacak bu çocuk? Bu ülkede KYK yurtları
çoğunlukla ya torpili olanlara ya belli gruplara çıkar ya da yurt kuş uçmaz
kervan geçmez bir yerdedir ve okula çok uzaktır. Bunlardan biri size uymuyorsa
ve yurt çıkmışsa bravo bu ne talih... Özel yurtlar için 50 bin lira neredeyse
taban fiyat olarak telaffuz ediliyor. Ev kiraları ise akıl almaz boyutta. Ahır
denecek yerlere istenen kiraları görseniz küçük dilinizi yutarsınız. Elektrik,
su, internet ve doğalgaz da cabası. Denemesi bedava, açın sahibinden.com'u
kiralık ilanlara bir bakın.
Hasbelkader
bir çatı bulup başınızı soktunuz diyelim. Geriye kalan sorunlar saymakla
bitmiyor ki... Mesela, her yerde bu çocuklar Z kuşağı internet canavarı falan
diyoruz ya şu an 10 gb interneti olan cep telefonu paket ücreti ne kadar
haberiniz var mı? Bu çocuklar eğitim görecek ya hani, peki ortalama ders kitabı
ne kadar bilen var mı? İngilizce ya da başka dilde kitapları söylemiyorum bile.
Millet eciş bücüş korsan kitaplardan, fotokopilerden çalışmaktan neredeyse kör
olacak. İyi de canım artık dijital çağ var ne kâğıdı dediğinizi duyar gibiyim.
Peki bugün ortalama bir tablet, telefon ya da bilgisayar ne kadar haberiniz var
mı? Hepsiburada.com’a bir bakın isterseniz.
Bugün
birçok üniversite de sadece öğle yemeği çıkıyor, onu da sadece 1 kez indirimli
yiyebiliyorsunuz. Yani aynı öğünde 2. kez indirimli yemek alamazsınız. Bugün
okullarda sandviç ya da tost ortalama 20 liraya, bir paket bisküvi 10 liraya
satılıyor. Yani bu çocuklar karnını bile
doğru düzgün doyuramıyor. Bugün simit 5 lira, 1 bardak çay en uygun yerde 5
lira...Kıyafet, sosyal hayat falan bunlar zaten lüks oldu artık. Mesela bugün
bir üniversiteli nasıl spor ayakkabı alsın ya da bir kot pantolon? Her ikisinin
de en ucuzu 300 liradan başlıyor. Gençler nerede nasıl sportif faaliyet yapsın
ki? Mesela halı saha kişi başı 60 lira. Basit bir tiyatro ya da sinema bilet
fiyatından haberiniz var mı?
Peki
hocam bu çocuklar nasıl işin içinden çıkıyor o zaman? İlk olarak basit düzey
ihtiyaçları dışındaki hemen hiçbir şeyi yapamıyorlar. Tıpkı bazı amca ve
teyzelerin istediği gibi. Onlar yapamamış ya hani, eskiden yokmuş…
İkinci
olarak burs bulmaya çalışıyorlar. Yukarıda anlattığım KYK yurdu hikayesi gibi
KYK bursları da (çoğunlukla) belli torpiliniz varsa ya da belli gruba
mensupsanız çıkıyor. Şayet sizde bu ikisi de yoksa ve burs çıkmışsa bravo
tekrar, müthiş şanslısınız... Neredeyse tüm torpilsiz gençler kredi alıyor,
yani aldıklarını geri ödeyecekler. Bu miktar şu anda 850 TL (ocak itibarıyla 1250), neye ne kadar
yeter bir düşünün isterseniz. Ülkemizde burs veren vakıf ve derneklerin sayısı
o kadar az ki, çok az öğrenciye ulaşıyor bu burslar. Kısacası burs da aslanın
ağzında..
Son olarak şayet öğrencinin ailesi tüm masrafları karşılayacak şekilde maddi gücü yoksa geriye iki seçenek kalıyor.
a- Okulu bırakmak
b- Çalışmak
Okulu
bırakan gençler ne işte ne okulda olmayan %27’ye dahil olmayacak şekilde, en
iyi ihtimalle hiçbir şey yapmıyor. Çok daha kötü senaryolar da var.
Okulu
bırakmayıp çalışmayı seçen gençlerin durumu ise kahredici gerçekten. Ücret alırken yarı zamanlı ancak çalışma
saatlerinde tam zamanlı hatta mesaili çalışan gençlerin aldıkları ücretler
inanılmaz komik. Günlük ortalama 150 liraya çalışıyorlar. Hem de köle gibi.
Giriş çıkış saatleri belirsiz, keyfi muamele had safhada, üstelik herhangi bir
güvence de söz konusu değil. Bir öğrenci
haftada 7 gün çalışsa ve KYK kredisi alsa ancak yurt parasını ya da kirasını
ödeyip okula devam edecek duruma gelebilir. Peki bu durumda bu genç nasıl
öğrenecek? Nasıl araştırma yapacak? Nasıl eğlenecek?
Bırakın
eğlenmeyi çocuklar bugün ailelerinin yanına gidecek otobüs bileti alamıyorlar.
Ülkenin en çok otobüs seferi olan hattı Ankara-İstanbul arasında otobüs bileti ortalama 300 lira. Şayet uzak bir şehre gidecekseniz geçmiş olsun.
Diyelim ki bir mucize oldu, yukarıdaki iç karartan tablo bir anda pembeleşti ve bütün sorunlar bir sihirli dokunuşla çözüldü.. Gençler rahatlıkla üniversite okuyabiliyor diyelim...
Bir şekilde üniversite okuyabilen gencin eğitim durumu ne peki? Bu durumda da hayaller ve hayatlar taban tabana zıt maalesef…
Öncelikle dört duvarı bir araya getirip üniversite tabelası asınca o beton yığını üniversite olmuyor.
Ülkemizde yükseköğretim kurumları 3 gruba ayrılıyor.
a- Üniversiteler
b- Bazı bölümleri kaliteli olan üniversitemsiler
c- Diplomaları belediye meslek edindirme kursundan daha değersiz beton yığınları
Zorlarsak
a grubundaki devlet üniversitesi sayısını 10’a çıkarabiliriz. B grubuna
koyabileceğimiz devlet üniversitesi sayısı ise yine zorlasak 20’yi bulabilir.
Geriye 100 civarı kurum kalıyor maalesef. (Özel üniversiteler için
söyleyebileceğim tek şey, yine iyi niyetle sayarsak 15 tanesinin a ve b grubuna
girebileceğidir.) Peki neden böyle söylüyorum?
Çoğu
üniversitede okuma salonu ve kütüphane bile yok ki laboratuvar hak getire.
Olanlarda mahalle kütüphanesi ve lise laboratuvarı seviyesinde. Yerleşkelerde hiçbir
sosyal alan yok. Kel kör kantinler ve en fazla bir kafe, hepsi bu kadar.
Okullardaki tek eğlence yeri varsa langırt ya da masa tenisi bölümü. Ne bir
şenlik var ne eğlence. Ne konser düzenliyor okullar ne söyleşi ne de imza günü. Yurtiçi gezi bile düzenlenmiyor okullarda. Var olan kulüplerin
içi boş. Etkinlikler sadece resim çekip internet sitesinde ya da instagramda “xxx
etkinliğimizden kareler” demek için yapılan içi boş gösterilerden oluşuyor. Ne spor
turnuvası düzenleniyor ne de bir yarışma. Kariyer yönlendirmesi bile yok
okullarda. Peki ya verilen eğitimin
içeriği ne durumda?
Belediye
eğitimleri sertifikası gibi dağıtılan diplomalara maalesef doktora diplomaları
ile doçent ve prof unvanları da eklendi. Akademik yeterlik seviyesi çok kötü
durumda. O kadar ki birçok akademisyen, kaliteli bir lise öğretmeninden daha kapasitesiz.
Akademik kalitesi iyi olan birçok akademisyenin ise gençlere bir şey öğretmek
gibi bir düşüncesi yok. Bu iki grup akademisyen sınavda soracağı şeyleri
anlatır, evrakları tamamlar … Tüm hazırlık sadece ve sadece sınava yöneliktir.
Dersler eksik yapılır, ciddiyetten uzaktır. Öğrencilerin tüm amacı sınavı
geçmek olduğu için bu durumdan çok memnundur. Ülke için tam bir kaybet kaybet
senaryosu.. Hem akademik yeterliliği olup hem öğretme çabasında olanlara selam
olsun. Daha detay inceleme için buraya
bakabilirsiniz.
Bir
öğrencinin ortalama 25 saat ders olur fakat toplasan 15 saat ders almıyordur
doğrusu. Öğrenciyi motive eden, yönlendiren ve geleceğe hazırlayan tek bir
mekanizma yok sistemde. Müfredatlar berbat. Çağı yakalayan ya da mezuniyetten
sonra iş hayatında uygulanabilecek eğitim veren kurum sayısı parmakla sayılır
emin olun.
Tüm
bunların yanında gençler korkunç düzeyde toplumsal baskı ve tazyike maruz kalabiliyor.
Ülkemizin büyükleri bu gençleri hiçbir şey beğenmemekle, ahlaksızlıkla,
saygısızlıkla, terbiyesizlikle hatta kıymet bilmemezlikle suçluyor. Belli bir
kesim, gençlerin içinde bulunduğu duruma duyarlı olsa da büyük çoğunluk bu
çocukların çığlıklarına kulaklarını tıkamış ve ülkedeki herkesin kendi
konforuna sahip olduğunu düşünüyor.
Bazı
amcalar ve teyzeler; aç gözlülükle, bencillikle ya da saygısızlıkla suçladıkları
gençlerden kendi modası geçmiş bencil düşüncelerine saygı bekliyor, anlayış
bekliyor hatta bu görüşlerin sahiplenilmesi için baskı yapıyor. Tüm bu sürecin
sonucunda, üniversite gençliğinin büyük bölümü ile üst jenerasyon arasında korkunç
bir EPİSTEMOLOJİK KOPUŞ yaşanmış durumda.
Üniversiteleri
ve üniversitemsilerin kaliteli bölümlerini dışarda bırakarak; milyonlarca genç
kapris çekip emek verip hiçbir geçerliği olmayan şeyler öğrenmeye çalışıyorlar.
Sonuç
elbetteki kocaman bir hüsran.. Hayal kırıklığı, umutsuzluk ve depresyon..
Bir
şekilde üniversiteyi bitirmiş gencimiz büyük umutlarla iş aramaya başlıyor.
Önünde 3 seçenek var. Ya kamuda çalışmak ya özelde çalışmak ya da kendi işini
kurmak. Günümüz koşullarında eğer torpiliniz yoksa ilk seçenek maalesef pek mümkün
olmuyor. Şayet torpiliniz yok ve son dönemde kamuya girmişseniz, inanılmaz!! Hemen
yılbaşı piyango bileti alın, emin olun bu şansla tutmaması mümkün değil.. Mevcut koşullarda iş kurmak ise kolay kolay alınamayacak bir risk gibi görünüyor.
Gençlerin
özel sektörde karşılaştığı tavır ise büyük hayal kırıklığı… Kimi tecrübesizleri
almıyor, kimi erkekleri almıyor, kimi sigorta yapmadan 1 yıl deneme süresine
tabi tutuyor, kimi asgari ücretin altında maaş veriyor…. Bazı şanslı! gençler asgari
ücretin 1000-2000 üzerinde maaş alıp köle gibi haftada 72 saatten fazla
çalışıyor. Cehennemin dibindeki fabrikaya günde 3 saat yol gidip kuş kadar
maaşa çalışan var. Ancak ne olursa olsun günün sonunda; beceriksiz olan ve iş
beğenmeyen bu gençler oluyor yine.
Bakın
şu cümleler ne kadar tanıdık “adama asgari ücret verdim beğenmedi”, “güya
üniversite mezunu benim bildiğimin yarısını bilmiyor”, “gençler masa başı iş
bekliyor”, “adamı mühendis diye aldık bir halt bildiği yok”, “ ben ilkokul
mezunuyum sen üniversite mezunu ama bak ben sana iş veriyorum”, “ sanki çok
kabiliyetli gibi bir de 7 bin maaş istedi”, “cumartesi çalışıyoruz deyince yüzü
düştü”, “iş beğenmiyorlar”. Bu konu hakkında bir güldür güldür skeci öneriyorum linki burada. (https://www.youtube.com/watch?v=of3BLTp6oH0)
Bugüne
kadar dershaneye, okula, yurda on binlerce lira para dökmüşsün. KYK kredisi
kullanıp borçlanmışsın, üstüne o kadar emek ve zaman harcamışsın. Tüm bu eza
cefa hatta borç önemli değil hocam. Önemli olan karın tokluğuna saatlerce ve şikâyet
etmeden ve hatta minnet ederek çalışman. Yapmadığın anda iş beğenmezsin. Tabi
ki tüm bu anlatılan mesleğine göre iş bulunması durumundaki senaryo. Bir de şu
boyut var; mesela mühendis olmuşun ama kaportacıda iş buluyorlar sana, ya ama
bir dakika dersen iş beğenmez oluyorsun. Ya da işletme okumuşsun bir firmada
muhasebe+ sekreterlik + çay ocağı+ getir götür mal yükle işleri+ tahsilat ve ödemeye
bakman isteniyor tabi ki asgari ücrete.. Ya ama.. dediğin anda iş beğenmez,
nankör ve hainsin.
İşte
tüm bunları gören üniversiteli benim ne işim var burada yaa!!! Konumuna düşüp
yurt dışı hayalleri kurmaya başlıyor. Tabi bu sadece bir hayal. Doğru düzgün
dil bilmeyen, bir becerisi ve mesleği olmayan Türk gencini eli gavuru ne yapsın
ki. Ancak dil bilen (ya da öğrenen) meslek sahibi doktorlar,
mühendisler, bilişimciler, işletmeciler soluğu yurt dışında alıyor. Kalanların
büyük bölümü ise gidemeyenler maalesef. İşte bu üniversite sistemi, kalan tüm
gençleri vasat ve çaresiz şekilde, asgari ücrete çalışıp minnet etmeye
zorluyor, tabi iş bulabilirse..
50
yaş üstü amcalar ve teyzelerin birçoğu emekli olmuş ve bir ev sahibi olmuş
konumda. Hatta belki arabaları dahi vardır. Zamane gençliğinin! bırak ev, araba
sahibi olmayı yuva kurmak için dahi yeterli parayı kazanamadıklarını görmemeleri
üzücü maalesef. Maaşlı çalışan birinin bugün herhangi bir büyük şehirde kendi
çabası ile ev alma ihtimali var mı? Ya da orta halli bir araba?
Bugün
gençlere lazım olan tek şey onların sorunlarını anlayan bir ebeveyn nesli ve yukarıdaki
sorunlara çözüm üreten siyaset mekanizmasıdır.
Gençlerin
yaşadığı bu kriz, siyasi ya da ekonomik bütün krizlerden daha mühim. Tüm
krizler bir şekilde çözülür elbet ancak gençlerin eğitimi, kaliteli
yetiştirilmesi, beden akıl ve ruh sağlığı ihmal edilemeyecek derecede önemli
bir sorun. Bu çocuklar ülkenin geleceği ise, bugünün basit siyasi taktikleri
uğruna ülke geleceğini heba etmemek gerek..
Not: Yükseköğretime
dair sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin önerilerim için buraya
bakabilirsiniz…
22 Aralık 2021 Çarşamba
Neler oluyor yahu? Ortalık toz duman. Kısa kısa olanlar ve olabilecekler.
Bugün 22 aralık 2021 ve çok önemli üç günü geride bırkatık. Son yazımdan sonra bir süre ara vermek istemiştim ki bu gündemi tarihe not düşmemek olmazdı.
20 aralık günü akşam saatinde
(piyasalar kapalıyken) Cumhurbaşkanı Türk Lirasını özendirme paketini açıkladı(Kamu bankalarınında tazyikiyle kur dip seviyeye indi). Pakette asıl önemli 2 madde var. Nedir
bu maddeler?
Döviz bozup TL mevduat hesabı açan ya
da döviz bozmadan TL mevduat hesabı açanlara, faiz geliri kur getirisinden
aşağıda kalırsa aradaki farkı Merkez Bankası ya da Hazine ödeyecek.
İhracat ve ithalatçılar mevcut kur üzerine
ödeyecekleri belli faiz ile ileri vadeli döviz alabilecekler.
Öncelikle şunu belirtmek gerek, demek
ki kur ister 30 ister 40 lira olsun bizi etkilemez değilmiş, etkiliyormuş.
Dolar kaç olursa olsun banane diyen insanımız kur düşünce davulla zurnayla
kutlama yaptı. TL varlıkların getirisinin artacağını söylemek bile kuru
düşürücü etki yaratabiliyormuş yani kuru yükselten dış mihraklar değilmiş. Kur düşünce
otomobil fiyatları, akaryakıt, yem fiyatlarında bir miktar düşüş oldu düşüş sabit kalırsa devamı da gelecektir. Demek ki
fiyatları artıran aç gözlü stokçular şerefsiz insanlar değil kurun kendisiymiş.
Model tanıtıldı, adını da Türkiye
Ekonomi Modeli koyduk. Yeni ekonomik program, yeni model ve milli model üçlemesi
tarih olunca başka bir isim bulmak gerekti.
Önce kısa bir hafıza tazelemesi
yapalım sonra konuyu ele alırız. Bir sürü siyasi çalkantı yaşasa da Türk
ekonomisi mart 2018’e kadar kur, faiz ve enflasyon yönünden bir denge
halindeydi. Bu tarihte ABD’li rahip Brunson müebbet hapis cezası aldı. Bu
durumu iç siyaset malzemesi haline getiren Amerika başkanı Trump rahibi almak
için baskı yapmaya başladı. Birçok siyasi tartışmadan sonra Erdoğan “bu fani bu
görevde olduğu müddetçe rahibi alamayacaksınız” dedi (video için buraya bakabilirsiniz).
Bu restleşme sonucunda kur inanılmaz bir yükselme yaşadı. 3-4 lira arasında
gidip gelen kur 7 lirayı gördü.
Sonrasında tabi rahibi gönderdik.
Karşılığında hiçbir şey almadan. Ülke
risk primimiz çok yükseldi reel faizler yükseldi. Olması gereken, Merkez
Bankasının faiz artışı ile, risk priminin düşürmek, yabancı para girişi sağlamak ve kuru
sakinleştirmekti.
Bu dönemde yerel seçimlere bir yıldan
az süre kaldığı ve faiz artışı istenmediği için dönemin Maliye Bakanı Yeni
Ekonomi Programını tanıttı. Detayları uzun olmakla birlikte kısaca; faiz artmayacak,
kur düşecek, risk primi düşecek, istihdam üretim artacak vs vs vs. Ekonomiden
anlayanlar bunun olmayacağını söylemişti fakat garip bir şekilde faiz artmadı,
kur düştü. Sonradan anlaşıldığı üzere bu parlak! fikrin ardında Merkez Bankası
rezervlerinin satılması varmış. Yaklaşık
130 milyar$ olan bu rezerv, piyasa mekanizması ile değil kamu bankaları aracılığıyla
cayır cayır satılmış. Bir süre inkar edilse de sonunda herkes birer birer
itiraf etti. Kimi paranın halkta olduğunu söyledi, kimi pandemide
kullanıldığını. Rezerv bittiği zaman seçim geride kalmıştı. 130 milyar dolar
nasıl büyük bir para biliyor musunuz? Hani önceki gün doları %40 düşüren döviz
satışı var ya tam 7 lira düşüren, işte o düşüş için toplam 1,7 milyar dolar
bozduruldu. İşte o paranın tam 77 katı.
Rezerv bittikten sonra kuru tutmanın
tek yolu faiz artışıydı. Tabi bunu yapmadık. Yeni ekonomi programından sonra daha
yeni ekonomi programına geçtik. Adını da rekabetçi kur koyduk. Bu yolla ihracat
artacak, ithalat azalacak yeni bir denge oluşacaktı. Berat Albayrak'ın meşhur “dolarla mı maaş
alıyorsunuz ee o zaman size ne” cümlesi bu dönemdeki kur artışına rastlar. Kur
artışı öyle bir baskı yarattı ki sadece faiz artışı yeterli olmayacak duruma
gelindi. Çünkü mevcut bakan ve Merkez Bankası başkanının kredibilitesi
bitmişti.
Maliye Bakanı istifa etti. Merkez
Bankası başkanı görevden alındı. Yerlerine Lütfi Elvan ve Naci Ağbal atandı.
Ekonominin içinden birilerinin atanması piyasaları memnun etmişti. Faiz artışı
yapıldı, kur düştü, borçlanma faizi düştü. (Uzun uzun burada yazmayacağım yazının
konusu değil fakat Merkez Faiz artırınca borçlanma faizi neden düşer, faiz
düşürünce neden artıyor için buraya
bakabilirsiniz.) Bu dönemde Cumhurbaşkanı, piyasadaki sıkıntıların farkındayız
gerekirse acı ilacı içecek ve bu enflasyon belasından kurtulacağız dedi (videosu
için buraya
bakabilirsiniz). Faiz artışı acı ilaçtır gerçekten de. Faiz artışı, hızla
yapısal reform yapıp işleri yola koymak için size zaman kazandırır, çözümün
kendisi değildir.
Tabi hükümetin yapısal reformların
zorunlu olduğu gibi bir düşüncesi yoktu ve bu durumu sürdürmedi. Önce
Merkez Bankası Başkanı kovuldu, sonra Maliye Bakanı pasifize edildi ve “Milli
Ekonomi Modeli” duyuruldu. Bu modelde faizler düşecek, TL değer kaybedecek,
ihracat cazip olacak ithalat çok pahalanacak (tabi fiyatlar artacak) ve cari açık
kapanacaktı. Bu amaçla art arda faiz indirimleri yapıldı. Kur patladı, ithalat
çok pahalılaştı, ihracat kıpırdamaya başlamışken bir şey fark edildi. İhracat bir
miktar artıyordu artmasına da ülkedeki birçok hammadde ve ara madde ithaldi
hatta birçok tüketim maddesi ithaldi. Kurdaki bu patlama tüm malların fiyatlarını
yükseltti ve enflasyon sıçradı. Bu süre zarfınca tüm eleştirilere kulak tıkandı,
TL değer kazanmalı batıyoruz diyenler mandacı ilan edildi. Fiyat artışları
stokçuların, kur patlaması dış mihrakların suçu sayıldı. Gerekirse soğan ekmek
yiyecektik fakat TL’nin değerini düşürüp ihracatı artıracaktık. Ne olduysa bu
karardan da 20 aralık tarihinde vazgeçildi.
Buraya kadar olan kısa özeti neden
anlattım. Sürekli bir model deniyoruz başarısız oluyor. Model uygulanırken
başarısız olacağını söyleyenler hain oluyor. Yeni model duyurulunca, bir önceki
modelin yanlışlarının bir kısmı bir başka yanlışla düzelince büyük bir başarı yaygarası kopuyor.
Gelelim Türkiye Ekonomi Modeline. (Yeni Maliye Bakanı'nın modeli)
Burada çok temel 2 durum var Refet hocanın
dediği üzere. İsteyen hocanın videosunu buradan izleyebilir. Nedir
bu durum? 1. Dövizin artmadığı, TL’nin değer kazandığı, istikrar oluşan pembe
tablo. 2. Kurun yükseldiği hazine ve TCMB’ye inanılmaz yük bindiği vatandaşın kursağından
sökülüp alınan vergilerin zenginlere gittiği kara tablo.
Model özetle şu şekilde, dövizi
olanlar ya da TL mevduat açmak isteyenler bankaya gidecek parasını faize
yatıracak. Eğer elde ettikleri faiz döviz artışından az ise aradaki fark, döviz
bozdurup katılanlar için Merkez Bankasından, direk TL ile katılanlar için
Hazine’den ödenecek. Bankaların mevduata verebileceği faiz politika faizinden
az olamayacak yani %14’ten. Örnek verelim. 100 liranızı altı aylığına bankaya
yatırdınız. Bu sürede yıllık %14 faizin yarısını yani %7’sini alırsınız. Bu
süreç içinde dolar %30 değer kazanırsa banka size 7 TL ödeyecek 23 lirası TCMB
ya da hazine tarafından size ödenecek. Yani daha yüksek faiz geliri elde etmiş
gibi olacaksınız. Döviz düşer ya da aynı kalırsa %7 faiz geliri elde
edeceksiniz. Yeter ki dolar alma kur yükselmesin.
Nasıl ya bir dakika! Üretimi,
yatırımı, iş büyütmeyi bir kenara bırak paranı bankaya yatır en az kur kadar kazanacaksın
demek bu. Hani paradan para kazanma dönemi bitmişti? Hani faiz lobileri kan
ağlayacaktı? Hani artık üretim yatırım istihdam dönemiydi? Biz bu doları bilerek yükseltmedik mi? İhracat
artacaktı ithalat düşecekti, cari açık kapanacaktı vs. Ne oldu da yeter ki
döviz alma döviz düşsün, boşver yatırımı falan, paranı mevduata yatır keyfine
bak durumuna geldik? Daha geçen hafta aç kalırız ama bu yoldan dönmeyiz demedik
mi?
Peki getiri metiri tamam da bu olayın özü
ne? Özü şu, TCMB faiz artırdığında söylediği şey şudur “TL cinsinden finansal
araçların getirisi artacak”. Politika faizi 1 haftalık repo faizidir ancak
iması budur. Biz bunu faiz artışı yoluyla değil de kur garantisi yoluyla söylemiş
olduk. TL araçların getirisinin artacağı haberi kurdaki artışı durdurdu bir
miktar da geriletti. Bu yıl için hala çok yüksek olsa da en azından bir miktar
toparlanma oldu. Sene başında 7,5 olan dolar şu anda 12-13 arası dalgalı. Bir
önceki model olan Milli Ekonomi Modeliyle 7,5 liradan 18 liraya çıkan dolar,
Türkiye Ekonomi Modeli’yle 18’den 12-13 arasına inmiş oldu. Bu bir başarı mı?
Başarı anlayışınıza bağlı fakat bence başlangıç için hiç de fena değil.
Şimdi modelin sorunlarına geçelim. Bir
sıhhi tesisat düşünün. Bu tesisat tamamen sorunluysa ve bir yerlerden patlak
vermişse, sizin de tamamını yenilemeye vaktiniz ve imkânınız yoksa, zaman
kazanmak için tamirat yaparsınız. En güçlü tadilat en sorunlu parçaların
değişmesidir. Bu durum tesisatın değişmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez, önemli
bir zaman kazandırır ancak maliyeti vardır. Bu tadilattan sonra tüm tadilatlar,
yama macun vs sorunludur. Bugün yaparsın yarın bozulur. Hatta başka şeylere de
zarar verir, duvarı deler, sıvayı patlatır, sızıntı yapar, hatta sorun büyürse kolonlara-temele zarar verebilir.
Ekonomimizin sorunu aşikâr ve yapısal
değişim şart. Fakat bunu yapacak imkânımız da zamanımız da yok. Bunun için
sorunu zamana yaymak ve teker teker çözmek zorundayız. Bu zamanı kazanmanın en
etkili yöntemi faiz artırmak yani bozuk parçayı değiştirmek. Bunun dışındaki
tüm yöntemler sunidir ve daha büyük sorun açabilir. (önceki modellerde olduğu gibi)
Ülkedeki mevduatın yaklaşık %64’ü yabancı
para cinsinden. Kalan kısım yani TL olan kısım 2 trilyon lira ediyor. Bu
rakamın yarısının duyurulan modeldeki mevduata yatırıldığını düşünelim. 1
Trilyon liralık mevduatta kur farkı yukardaki örnekteki gibi 6 ayda %23 olursa
230 milyar TL hazineye yani halka yük demektir. Hadi iyimser tablo olsun %10
fark olsun, 100 milyar lira yapar. Bu nasıl bir para biliyor musunuz? Yıllardır
asgari ücretten vergi alınmasın, işçinin memurun vergi yükü düşsün diye gösterilen
çaba sonunda asgari ücret kadar ücretten vergi kalktı ya, işte onun bütçeye
maliyeti 35 milyar lira. Yani asgari ücretliye verilen desteğin 3 katı yapar.
Bakın dostlar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tek geliri vatandaştan aldığı vergidir. Ne petrolü var ne doğalgazı. Peki bir düşünelim bu ülkede kimler ne kadar vergi veriyor? Aşağıdaki grafiğe bir bakın. Vergi gelirinin %8’i kurumlar vergisinden geliyor bu ülkede. Yani patronlardan, zenginlerden, bankalardan. Geriye kalan kısmı biz marabalar ödüyoruz.
Peki vergilerimiz yetecek mi? Hazine bu parayı verebilecek mi, parası var mı? Zaten hep borçlanarak çeviriyor bütçeyi. Bu durumda daha çok borçlanacak. Hazinenin şu anda iki yıllık borçlanma faiz oranı %22-23 civarında. Paraya ihtiyacı arttıkça bu oranın yükseleceğini anlamak zor olmasa gerek. Parayı verecek bir diğer kurum da TCMB. Döviz alıp TL verecek, yani para basacak. Tabi ki bu enflasyonu artıracak.
Peki bankalar bu kadar mevduatı
toplayıp ne yapacaklar? Kredi muslukları sonuna kadar açılacak. Bir bölümü kredibilitesi
olanlar tarafından bir bankadan yüklü miktarda kredi olarak çekilecek, öbür
bankada mevduata yatacak çünkü bir sınır yok. Bir kısmı hazineye yüksek faizden
borç verilecek, kalanı da piyasaya pompalanacak. Bu kadar kredi arzı bol para
yaratacak, bu bol para enflasyonu artıracak. Peki enflasyon artarken, paranın
değeri düşerken kurun yükselmeme olasılığı nedir? Var mıdır?
Dünya enflasyonist bir konjonktüre
girerken, İngiltere Merkez Bankası faiz artırmışken, FED’in ve Avrupa Merkez
Bankası’nın bunu yapmayacağını kim garanti edebilir? Zaten FED varlık alım
programını erken sonlandıracağını ve 2022’de 3 kez faiz artıracağını söyledi.
Bu durumda dolar kuru yükselmeyecek mi? Peki diyelim kur yükselecek, biz buna
nasıl müdahale edeceğiz? Faiz artırmayacağız hatta indireceğiz diyoruz. Merkez Bankası
dolar satsın o zaman değil mi? Aşağıda grafiği var. Sizce satacak dövizi var
mı?
Sıhhi tesisat örneğinden devam edersek, evet komple bir değişim gerekiyor bu şart. Patlak borular var. Yapılması gereken patlak parçaları değiştirmek ve tüm tesisat değişimi için zaman kazanmak para biriktirmek. Aksi halde suni tadilatın faturası çok ağır olur. Ekranlarda “yağ yoktu, şeker yoktu” diye eski günlere küfreden dayıların aynı dönemde parlak bir fikir olarak sunulan “Dövize Çevrilebilir Mevduat” icadını hatırlamamaları çok üzücü.
Neydi bu DÇM? Askeri müdahale, petrol
krizi ve Kıbrıs ambargosu nedeniyle bunalım geçiren hükümetler, döviz bulmakta
büyük sorun yaşamıştı. Üst üste gelen devalüasyonlarla TL pul olmuş halk
fakirleşmişti. O günlerde yurtdışında bulunan Türklerin paralarını çekebilmek
için paralarının değerini garanti altına alan bir uygulamaydı. Amaç kur baskısı
olmasın (sabit kur olduğu için artamıyor) ekonomi rahatlasındı. Bir süre çok az
bir faydası görüldü (Detay için bakınız).
Peki sonuç ne oldu biliyor musunuz? Gelin bu DÇM’den kaynaklanan borcun son taksitini ödeyen rahmetli
Turgut Özal’a kulak verelim.
Aynen
şöyle diyor Özal: “İnşallah gençlerimiz bundan
ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri
zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile
başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy
fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi
olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mal olduğunun basit
bir bilançosu budur.1970li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sananlar
böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi.” Ve şöyle devam ediyor
“Benim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM'nin yükünü vatandaşın sırtına
yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz”. Detay
bilgi için buraya
bakabilirsiniz.
Peki TCMB’nin faiz artırmasının riski ne? Sıfır. Maliyet
önceden belli (ne kadar faiz ödeyeceğiniz). Gerisi piyasanın bileceği bir iş
olurdu. Peki neden bu kadar riskli bir karar alıyoruz da faiz artırmıyoruz? Bu
sorunun cevabını bilen olduğunu sanmıyorum. Faiz hassasiyeti desek, cezalara, öğrenim
kredilerine, hazine borçlarına ödenen faizler ortada. Belki ilerleyen yıllarda
şerefli basınımız bu soruyu sorabilir.
Bu yöntemin tutmasının tek koşulu dövizin artmaması. Umarım bir
mucize olur, kur yükselmez, model başarılı olur. Bunu inanılmaz çok istiyorum.
Öyle aptal aptal inşallah başaramazlar da rezil olurlar muhalefeti kafasında değilim. Çünkü
kendimi ve çocuklarımı düşünüyorum. Yoksa faturayı biz marabalar ödeyeceğiz, bankalar
mevduat sahipleri ve zenginler ise paralarına para katacaklar. Model tutmazsa da saçma şekilde ısrar edilmez umarım. Ya terk edilir ya da faiz artışıyla desteklenir. Yani inşallah ve lütfen.
Son olarak bunca telkine rağmen, faiz indirince enflasyon düşecek, döviz garantili mevduatla kur düşecek ülke rahatlayacak tezini öne süren hükümet aksi durumda ne yapacak? Üzülecek mi? Yoksa sorumluluğu kabul edecek mi?



